İlker Ortaç

Cigara

Lise birden beri sigara içiyorum, asistanlığımın ikinci senesinden beri cigara. Her gün aralıksız. Bana ilk cigaramı içiren bir kadındı . Akrep kadını. Akrep kadını durmadan korkusuzluğuyla övünüp durur. O da korkusuzdu. Gece nöbetçiydik, 8. Bloğun üçüncü katında kadın doğumda şeker hastası bir gebe vardı, takiplerini kontrol etmeye gitmiştim, kaç cc idrar çıkartıyor bakmam gerekiyordu, sabah vizite hazır olmam lazımdı. Şeyda idi kızın ismi. Üzerinde mavileri vardı iyi anımsıyorum çünkü onu gördüğümde söylenip duruyordu, yanıma geldi. Selam dedi, şey sen 83 demisin. Hayır dedim. Sen 83 demisin demiş bulundum, sonra gülümsedik birden ikimizde. Ben dedi pediatrideyim, sonra ekledi, bu arada yeni doğanda, kan alırken tüp bacağıma boşaldı da, fazla forman var mı, bu arada ismin Şeyda. Ben dedim esen ama sanırım yok … of dedi, çok kötü duruyor değil mi, yüzünü ekşitti. Sonra ben görüşürüz dedim ilerledim. O, arkamdan Esen dedi biliyor musun bugün benim doğum günüm. Döndüm yüzüne baktım, aa dedim akrepsin sen. ‘O zaman doğum günün kutlu olsun’ elimi uzattım, gülümsedi, elimi öyle bir sıktı ki, güven verdi. Biliyor musun dedi kimse kutlamadı. İlk kutlayan sensin. Çok yalnızdı çok, en az benim kadar. Şey dedim az bekle o zaman. Bir hastam var, uzun sürmez. Bahçeye indik ardından. ‘Şu’ dedi ‘geyiğin oraya gidelim mi’, Saat üçe geliyordu. Cebinden bir torba çıkardı. Esen sakıncası yok değil mi diyip yüzüme baktığında sarmaya başlamıştı. Hiçbir şey demedim bir kez daha gülümsedi. Tek eliyle sarıyordu. ‘İyisin sanırım bu işte’ dedim. ‘Ben’ dedi ‘cerrah olmak istiyorum, ellerimi iyi kullanıyorum sanırım.’ ‘Evet’ dedim. Derin bir nefes çekti ve uzattı bana parmaklarının arasındaki cigaralığı, çektim burnumdan verdim, gülümsedi yine ama öncekilerden farklı ama, ‘bunu’ dedi ‘sigara gibi içmeyeceksin, dumanını midende bir yere sıkıştıracaksın’ ‘peki’ dedim .’peki’.

O günden beri içiyorum, nöbetim olmadığında beş torba içtiğim zamanlar da oluyor ve uzun süredir tek elimle sarıyorum hem de bakmadan. Beş yıl oldu demiştim, 1723 gün tam o günden beri de ağzıma penis sürmedim tam tamına 1723 gün.

‘yaklaş bana daha da yaklaş, sokul daha da sokul, içime içime, kalçalarıma yakın dur, seyrek dişlerini çok seviyorum onların arasında ez uçlarını memelerimin. Ez daha da ez. Isır kopar’ bu cümlelerin sahibi kim. Kimin ağzından serpiştiler, dudaklarımdan kopup havada süzüldüler, nedense birden hız kazanıp çakılmalarıyla birlikte un ufak oldular. Evet benim bunlar benim, aynı cümleleri bir kez daha kurmak istiyorum. Özlüyorum ama özlemek yetmiyor.

‘Şeyda’, ‘efendim’ ‘ geyiğe gelebilir misin ‘ ‘dur esen, çok kıl bir abla var, uyusun gelirim çaldırırım seni’ ‘okey’ o gece elimde telefonla bekledim onu ama aramadı, sabah ise telefonun sesiyle uyandım, çantamı alıp çıktım, buluştuk. ‘var mı ?’ ‘var, dur sarayım bir tane’ ‘Şeyda kalem gibi sarıyorsun, istiyor musun satılan yeri öğrenmek’ ‘evet’ ‘atmış evler taksi durağından ilk sol sonra bir daha sol’ ‘kızım oralar tekin mi?’ ‘yok da akrep burcu kadınının gözü pek olur’ ‘bu beyin hücrelerini öldürüyor’ ‘yemişim hücresini, hayat bizi öldürüyor, şizo da olabilirsin ha’ ‘Şeyda balık burcu da o kadar tırsık değildir ha’

Saçları kısacıktı hiç sormadım ona ama benden en az yedi sekiz yaş küçük olmalı, onu her gördüğümde -üç kere gördüm toplam- üzerinde aynı kot pantolonu, spor ayakkabısı, paçasından görünen bileklerinin hemen üzerinde biten siyah çorabı vardı üzerinde. Göğüsleri dikkat çekecek kadar sert duruyordu, sanki bağrına kalın halatlarla bağlanmış kaya taşıyordu, bence sevgilisi yoktu, ya da gerçek bir ilişkisi, suratı çok erkeksiydi ama kendisi kadınsı. Götü küçücüktü, konuşurken mimiklerini çok kullanıyordu, onunla konuşurken sadece onu dinlemiyor aynı vakitte onu izliyordum, kaçlarını indirip kaldırmadan konuşmuyor, arada bir çatıyordu, çok nadiren gülümsüyor, o zaman da küçük bir kız oluyordu, zaten küçüktü de, daha da çocuk oluyordu, kirpikleri upuzundu.

‘Nerede oturuyorsun’ dedi ben önce duraksadım, neden bilmiyorum sanırım ürktüm, ben kimseleri evime götürmemiştim epeydir. ‘Ee’ dedi ‘söylesene’ … ‘sanırım yıkanmam lazım ben senin gibi para kazanmıyorum canım. Hem bence bütün in-turnler birleşip grev yapsak bu hastane durur, bizi beleşe çalıştırıyorlar ulan yuh. Neyse yıkanmam lazım ve parasız, bir paçoz olduğum için şu kıçı kırık yurtta su akmasa da kalmak zorundayım. Bir de böyle söylendiğime bakma, param olmaz hiç benim olsa mesela ne ot içeceğim ki, ot torbacısı değil, kokain torbacısı bakınırım. Neyse bu kadar laf üzerine sanırım beni davet edersin.’ Sustum, suratına baktım, yüzünü sevimli bir hale sokmuştu. Peki dedi. Kısacık siyah saçlarının sarmaladığı yüzünün merkezindeki iki siyah gözün kıyısına sanki büyük bir dalga vurdu o an. Gidelim dedim.

Çayı ambalajında saklarım nem ve diğer yemek kokularından etkilenmesin diye, mutlaka damacana su kullanırım (erikli, bursa’yı seviyorum, annemi özledim), alüminyum veya çelik demlikleri hiç tercih etmem, iyi bir çay için porselen demlik şart, demliğin içerisine her bardak için bir çay kaşığı çay atıp, sıcak suyla ıslatırım, su 100 dereceye yaklaşınca , çayı demlerim, sonrasında demliğe hiç dokunmam ve üzerini bir bezle örterim, on, on beş dakika sonra çay hazırdır, evet şimdi hazırsan sana bir bardak dolduruyorum dediğimde dur dedi, bu çay neyle en iyi gider biliyor musun, otla … Eve gelmiştik, eve girer girmez ayakkabılarını fırlatıp, ayağındaki siyah çorapları ayak parmaklarını kullanarak çıkardı, izin verirsen demiyorum direk banyoya dalıp, saatlerdir eziyet çeken ayaklarımı soğuk suyun şefkatine devretmek istiyorum dedi, ben bu arada mutfağa girmiştim, aradan çok geçmeden ıslak ayaklarıyla yerde iz bırakarak, mutfağa girdi, ben ocağın başındayken arkama yanaştı, çenesini omzumun üzerinden sokup naptığımı izlemeye başladı, birer bardak doldurdum ve masaya oturduk ayağını sandalyenin kenarına çıkartıp iki elini, diz kapaklarının üzerinde kilitledi. Ben dedi yorgunum, oysaki ben de yorgundum. Cebinden çıkardığı torbayı masanın üzerine koydu ve eliyle bana doğru sürdü, al dedi sar. Çarşafı istedim, ayağa kaktı bana yanaştı gözlerimin içine baktı, bu sefer dalgalar vurmadı gözlerinin kıyısına, bir volkanik patlama oldu, kıstı gözlerini, daha önce onu gördüğüm mavi formasından ve ertesinde giydiği kotundan başka bir şeye sahip değil miydi yoksa olmamalımıydı, küçük kıçını bana yanaştırdı, sonra elini dirseklerinden kırık gladyatörlerin ölümden önce hayatta kalmak için yalvarışlarını simgeleyen işareti yaparak, işaret ve orta parmağını açıp diğerlerini büktü, doktor, şimdi şifa veren parmaklarını kullan ve arka cebimden çıkar, inan çok yorgunum dedi. İki parmağımı gösterdiği şekle soktum ve kıçının en etli yerine koyduğu çarşafı çıkarıp sarma ya başladım, masanın üzerine beyaz bir dosya kağıdı koydum, torbadakileri çıkarıp, serdim. Tohumları tek tek ayıkladım. Onlar kağıttın bir ucunda kaldı içime yarayanlarsa benden tarafta, hey dedi Şeyma ‘only one hand baby … use it’ bunu derken iki parmağıyla az önce tuttuğu gibi elini kaldırıp, tek elimi işaret ediyordu, gülümsedim, kaldırdım elimi, bana göz kırptı, sevimliydi. Cigarayı çevirdik, sonra çayımızı yudumladık devamında kafam çok güzel oldu, duşa girmek istediğini söyledi, ayağa kalkıp üzerindekileri çıkarmaya başladı ‘seyret’ dedi. Düğmelerini bir bir açarken pantolonun dışına çıkardığı gömleğinin birbirleriyle birleşmiş uçları aralanırken önce teninin beyazlığını gördüm, sonra göbeğine doğru aşağıdan yukarı uzanan beli belirsiz tüylerini, sonra göbeğinin ortasındaki salyangozu andıran deliği, düğmelerini usulca çözdü, o kaya gibi memeleri bir sutyene zapt olmamıştı, dirilerdi sonra elini kotunun düğmesine attı, kafası çok iyiydi, benim de Düğme parmaklarının arasında ufalanıp yere düşecekti ki durdu. Sen dedi bunu istiyor değilsin. Sustum, sustu … diyemedim bir şey evet diyemedim, benden daha kadın değildi. Kadınsanız hayatınız zordur çok zor, o gece de benim için zordu. Sevebilirdik birbirimizi ama sevmedik, onu bir kez daha gördüm o geceden sonra. O geceyse, eğilip yere attığı gömleğini aldı önce giyindi ve gitti. Onu sevmiştim ben ama küçük ve sevimli bir kızken bile, cesur bir akrep olabildiği için.

Onu bir kez daha gördüm. Ona son kez gitmekten çok evvel. Gidene denk onu, o gece beynimin daha önceden hiç girilmedik odalarına girdiği haliyle değil, ziftten bir oje ile tırnakları arasında kalmış bok parçacıklarını örtmeye çalışan hastane koridorunun, ışıksız bir karesinde uzayan gölgesiyle anımsadım. O girene denk bakir kalan odamda onu kilitli tuttum ta ki, ona gidene denk. Onu gördüğüm gün, kaçlarını görüyordum, avuçlayabilecek kadar yakındım. Önünde ilerliyordu, seslenebilirdim. Yapmadım . koridordan ilerledi ve boşlukta yok oldu …

Share Button
Yukarı! İlker Ortaç Created by XyzDizayn — ,Bu sitenin her hakkı Zehra Ortaç'ta saklıdır..
Sosyal Medya:
TUMBLR
FACEBOOK
TWITTER
SKYPE